Genel Yayın Yönetmeni : MAKSUT KOTO Editör : ENSAR SARGIN

13. SAYI SUNUM - MAKSUT KOTO



Şiir Dalı 13. Sayısıyla hepinize bol mektuplar sunar…

Merhaba Dostlar,

Çağımızın en büyük eksikliği kalem ve kağıt. Ve unutulan en güzel şey, mektup. Bu sayımızda mektuplara yer verdik. Birçoğumuzun internet çağı insanı olduğunu düşünürsek, edinebildiğimiz mektuplar gerçekten de çok değerli olmalı. Kıymetli yazar ve şairlerimiz , raflarından mektupları indirip bizlere gönderdi. Hepsine mektuplar dolusu teşekkür ediyoruz.

Kimler mi mektup desteğinde bulundu?

Sennur Sezer, Nihat Behram, Hüseyin Yurttaş, Ayten Mutlu, İlkiz Kucur, Elgiz Pamir.

Yine şiirler… Hangi şairler mi?

Fatin R.M. , Mehmet Sadık Kırımlı, Hasan Ildız, Aziz Kemal Hızıroğlu, Erkan Karakiraz, Aziz Küçük, Hüseyin Korkmaz, İlhan Kemal.

Anlık şeylerdir yaşadığımız. Yeni anlarda buluşmak dileğiyle…

Eğilme, eğiklerle olma.

Şiirle.


Maksut KOTO

TURGUT TAN'A MEKTUP - SENNUR SEZER // 13. SAYI







Sevgili  Kardeşim Turgut Tan,

     Nasılsın? Ben az önce adını Akatalpa dergisinin  yeni sayısında gördüğüm için çok mutluyum.(İdare Hukuku Profesörü bir de adaşın varmış, o yüzden adresini epey aradım) Akatalpa bana gelmiyor. Ama kısa sürede edineceğim, yeni yazdıklarını merak ediyorum.

     Nerelerdesin? Herhalde emekli oldun. Ben pek bir yere çıkmıyorum. Zaten eski yazlık kahveler de yok. Seni hep Yenikapı’daki kahvedeki duruşunla anımsıyorum. Bizim masamızdaki kişileri bir yabancıya gösterip bunlardan hangisi şair diye sorsalar, kuşkusuz ilk seni gösterirdi. Bakışında, duruşunda bir parasız yatılı havası vardı sanki. Biraz da hüzün. Oyuncaklar’daki şiirlerini senin sesinden dinlemenin ayrı bir keyfi vardı. Arka mahallelerin, mahalle baskısı denilen düzenin kederli havası usul usul dağılırdı havaya. Biraz dipte,  bardakta kalan çayda, zehir gibi bir öfke birikirdi. 1939 yılını anlatırdın:

altı yaşındaymışım
o yaşı yaşamışım
sokak aralarında
askılı
kısa pantolonlu bir çocuk
elinde peynir ekmek

yaz akşamüstü
başında fötr şapkası babam
uzun boyu
iyi hali,
işten yorgun
eve dönüyor

   Bu babanın evdeki otoritesi bir başka şiirde görünürdü.

    Sesin hâlâ kulağımda “teyzem babam yokken gelir, annem ağlardı. Çünkü teyzemin boyaları vardı”. Bu dizeleri bu öyküyü anlatan çocuğun omuzundaki tüfeği sevmesi  tamamlamasa canımı acıtmazdı belki. Kısa pantalonlu ama avare bir çocuk muydun Turgut:

dalgın dalgaları seyret haliç’te
galata köprüsü kanun
unkapanı keman
ampermetre heyecan,

   Şiirlerinde yaşanmamış bir çocukluk vardır. Daha doğrusu doğru dürüst görülmemiş kavuniçi gün. Bütün keyfi 10 kuruşluk ekmek peynir olan, parktaki çiçeklerin renklerini hatırlayan (sarı mor menekşeler parkta/garip solgun pembe gül,/yürekte iz bırakmış) bir çocuk.Yaşayıp yaşamaması kimsenin umurunda değildir ona sorarsanız. .Bu yüzden bardaklardaki çayların dibinde söylenmemiş öfkelerin biriktiğine inanırım.Bursa’da Işıklar  Askeri lisesinde akşamların güç olduğuna da . Yatılılık epey zor gelmiş olmalı. Söylenmesi onca zor çocukluk tanımı nasıl çizilirdi yoksa dizelerinde:

çocuklar hem çocuktur
hem de korkarlar
çocuklar hüznün yaratıklarıdır

Kayıtlarda 1976’da yayımlanan Oyuncaklar’dan başka kitabın görünmüyor.
Bir de gazete satan çocuk hatırlıyorum şiirlerinden:

gazeteyi çocuk satar
incecik sesi bir gün
kavuniçi günü yakalar

kavuniçi günü,
ömrümüzde kaç kez bahar gördük onu,
dün, ablamın entarisini diktik
olsun onu da
çuvala koy at denize

     Bunca şiir okudum ama yalnız senin şiirindeki öfkenin acımasızlığı korkuttu beni, Turgut kardeşim. Dünyayı yoketmeye hazır gibiydin. Onu korkutucu yapan da senin hep hep kibar davranışındı.Uslu çocukların yüreğinde büyüyen eşitsizlik duygusu ve hınç.  Belki bu yüzden yalnızca çocuklara yer vardır dünyanda:

yalnız okul kalsın
çünkü okul çocuktur
okulda çocuklar kalsın

   Seni özlemişim Turgut Tan . Bir ara görüşelim. Adnan Ağabeyin de selam ediyor.
   Esenlikle.

Sennur Sezer

  

NİHAT BEHRAM'DAN METİN DEMİRTAŞ'A MEKTUP...



                                                                                                              25-24.4.1984

Sevgili Kardeşim,

    Lorca’nın ülkesinden, İspanya’dan bir zarf geldi, ama hoş gelmedi boş geldi...Düzensiz yırtılmış da olsa hiç olmazsa mektuplar elime geçerdi. Bu kez öyle olmadı. Ama neden? Oysa bir güzel kartı süsleyen hasret duygularınla imcelmiş mısra düzeyindeki bir iki satırına hasrettim!... Öteki kartın hep karşımda durur. Hani şu peynir sunan...İspanya kartpostalını yanına iliştirirdim. İyi saatteleri rahatsız eden kart değil elbet. Zarf boş çıkınca bir tuhaf oldum. Bakıldı, kontrol edildikten sonra konuldu sanıldı, unutuldu mu? Umarım öyledir. Yani sözün gelimi...Boş bir zarfla karşılaşınca insan bir tuhaf oluyor... Yepyeni, kanatıcı, acıtıcı bir duygu. Çiğnenen sadece papatyalar ve çocuklarımızın uykuları değil görüyorsun, mektuplarımız da.....Dostoyevski’nin ünlü sözünü anımsadım: “İnsanoğlu alışan hayvandır” Büyük bir gerçekliği barındırır. Ama, kimden geldiği belli boş bir zarfla karşılaşma duygusuna alışacağımı sanmıyorum. Kederle, acıyla morarıp kaldım.

     Paris’ten gelen bir mektuba yanıt yazmıştım. Kardeşim, kardeşin aldı mı bilemiyorum?

Ben iyiyim. Yalnız bu günlerde hayra alamet olmıyan gelişmeler var. Bilemiyorum. Hakkımda üzücü bir haber de gelebilir... Umarım tahminim yanlış çıkar. Bir sezgi...Öyle bir şey olursa yazılmış hazır bir mektup size ulaşacak. Yani umursadığım da yok. Elin kolun bağlı bir şey yapamamanın getirdiği azaplı-gazaplı duygu daha az tahripkâr değil. Yanındaki kardeşine-Kardeşime içerdeyken, bu işin tek avuntusu: Daha güzel türküler söylemek demiştim.

                      Kadılar müftüler fetva yazarsa
                      İşte kemend işte boynum asarsa
                      İşte hançer, işte kellem keserse
                      Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Yüzyıllar öncesinden seslenen Pir Sultan Ulumuz bu günlere nasıl sesleniyor, hizmet ediyor.

    Selam eder gözlerinden-Gözlerinizden öperim. Elime geçecek kartlarını, satırlarını beklerim. Bu mektubumu alıp almadığını bilmek isterim. Gecikmezsen, bir iki satır yazarsan sevinirim.

En az iki satırlı iyilik, sağlık haberinizi bildiren kart bekliyorum.

“Şafak söktü yine
 Sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül
Derde dayanmaz” H.TÜRKÜSÜ

Sevgi
Hasret !
Hasret
Sevgi !

SEVGİHASRETTTTTT!....




Nihat Behram’ın mektuba ilişkin notu:

Mektup Nisan 1984 tarihli. Kanlı karanlık 12 Eylül Dönemi. Sevgili yurdum ve sevgili dostlarımdan uzakta sürgünde olduğum yıllar. O zaman internet, cep telefonu vb yok. Haberleşme aracı mektup. Postalıyor ve günlerce gelecek yanıtı bekliyorsunuz. O da sizin yazdığınız ve size yazılan mektup faşizmin barikatlarını aşıp da yerine ulaşabilirse.

     İspanya’daki Antifaşist Yazarlar Kurultayı günlerinde Lorca’nın doğup şiirlerini yoğurduğu Sevilla’ya da gitmiştim. Oradan Metin Demirtaş’a yolladığım Lorca’lı mektubumun 12 Eylül faşist sansürcülerince içi boşaltılmıştı. Metin’e ulaşan sadece zarfıydı. Ona “Lorca’nın doğduğu ve hayatı yüreğiyle işlediği yurdunda izini sürerken, hayatın sesini daha derinden duydum; Lorca neden insanlığın yüreğidir ve neden faşistlerce hunharca katledildi, daha iyi kavradım...” türü şeyler yazmıştım. Lorca görüntülü kartlar arkasına. Metin Demirtaş’ın mektubunda ona ilettiğim zarfın boşaltılmış olmasının acısı uğulduyor. Bu uğultu faşizme duyduğu nefretin bileğitaşı gibidir.Nefretini derin bir kederle ve kendine özgü zerafetiyle ince ince biliyor. Küfürsüz ama çelikten lanetiyle.

      Mektupta geçen “kardeşim-Kardeşin” sözleriyle, yine o dönem Paris’te sürgünde olan Ataol’u kastediyor.

      M. Demirtaş mektuplarını genellikle çiçeklerle ya da dizelerle süslerdi. Eğer daktilo ile yazmışsa mutlaka bir yerlerine el yazısıyla eklemeler yapardı. Bu muktubunun sonundaki eklemeleri ‘italik’ yazdım.

     Mektuba eklediğim iki fotoğraf ise Haziran 2014 tarihli. Antalya’daki o kucaklaşma onunla son kucaklaşmamızmış.  Üç ay sonra yani o yılın Eylül’ünde Akdeniz’in, Torosların ve Lorca’nın ikizi yüreği durdu.

      Bu mektubuyla onu yitirişimizin birinci yılında “SevgiHasretHasretSevgiHASRETTTT” le anıyorum....

AYTEN MUTLU'DAN NAZIM HİKMET'E MEKTUP



Canım Nazım,
                                                                                                      
Bu mektup sana ulaşacak mı, bilmiyorum. Ya da ben sana, içimdeki Nazım’a neler anlatacağım, ifade edebilecek miyim küçücük bir kız çocuğunun  ansızın hayatına karışıp, ömrü boyunca ona işaretler gönderen bir deniz feneri gibi yolunu durmadan nasıl aydınlattığını..

Şimdi seninle ilk karşılaştığım günü hatırlıyorum. ortaokul öğrencisi, şiir heveslisi kız çocuğuna, edebiyat öğretmeni bir gün sıkıca sarmalanmış küçük bir paket verdi. “Bunu,dedi, kimseye gösterme. Evde aç ve içindekileri oku. Yarın da kimseye göstermeden bana böylece ver.”

Eve döndüğümde açtığım o paketten çıkan incecik kitabın önüme birden bire nasıl bir aydınlık getirdiğini, anlatamayacağım. Gerçi şimdi moda; “Bir kitap okudum, hayatım değişti” demek. Ama, ülkende şiirlerinin basımı ve yayımı zinhar yasak olduğu için, bana gizlice öğretmenimin ödünç verdiği bu kitap, gerçekten değiştirdi benim hayatımı. O gece büyülenmiş gibi kitaptaki şiirleri ezberlemeye çalıştığımı anımsıyorum. Ezberlediklerimi daha sonra unuturum korkusuyla, alelacele bir deftere kopya ettiğimi de. Daha sonra da senin yazdıklarına benzeyen şiirler yazmaya başladım. Zamanla fark ettim ki, asıl olan sana benzer şiirler yazmak değil, senin ne söylediğini anlayarak, yeni biçem ve biçimlerle sürdürmek şiirdeki kavganı.

Bunu becerebildim mi, sanmıyorum. Ama söylemeden geçemeyeceğim, hayatımın en mutlu anı neydi, biliyor musun? Birkaç yıl önce Beyoğlu’nda bir türkü barda (artık öyle diyorlar)  tek konuğu olduğum bir şiir gecesinde, izleyicilerden birinin bana gönderdiği bir peçetede yazılı olan şu sözleri okuduğum andı. “Sen, bizim dişi Nazım’ımız, hoş geldin yüreğimize”  Kimin yazdığını bilmediğim, ama okurken göz yaşlarımı tutamadığım bu peçeteyi hâlâ saklıyorum. Ne haddime..Ben kim, senin yolunda yürüyor olabilmek ne? Şiir, kanatlarının balmumu oluşuna aldırmadan güneşe doğru uçmak gibi bir şey, biliyorum. Ömrüm boyunca durmadan eriyen kanatlarımın hep şiir yolunda açık olduğu da doğru. Ama bir Nazım bir ülkeye kaç yüzyılda bir gelebilir ki..İkinci an ise, Sevgili Mustafa Balel ile birlikte davet edildiğimiz , Fransa’nın Bordo şehrinde, etkinliklerin ardından bir Fransız gazetesinde çıkan haberde, senin ve benim  yan yana basılmış fotoğraflarımızı gördüğüm andı.

Ah, Nazım, canım şairim…

Mektup yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ki..Yitirdiğimiz pek çok güzelliklerden sadece biri mektuplaşmak. Artık sözcüklerin içini boşaltarak kısa mesajlar gönderiyoruz birbirimize. O da çok gerekirse. Konuşmuyoruz pek birbirimizle..Günümüz gençliğinden ise, hiç söz etmesem daha iyi. Neredeler, nereye gidiyorlar, ülkemiz hangi ahtapotun kollarında kıvranıyor, dünyada zulüm varmış, açlık varmış, haksızlık varmış, umurlarında değil. Varsa yoksa gösteriş, çalım. Çoğunun hayatında  bencillikten başka hiçbir değere yer yok.

Sana bunları içim kanayarak yazıyorum. Hani senin söz ettiğin o “güzel insanlık”, nerede?

Nereye gidiyoruz?  Kimsenin umurunda değil. Toprağımız, sularımız, madenlerimiz, bankalarımız, fabrikalarımız, neyimiz varsa hepsi,  haraç mezat eloğluna peşkeş çekiliyor. Aydınlarımız, yıllarca yargılanmayı bekleyerek zindanlarda çürütülüyor, kimilerini de ya işkencede ya da intihar süsü verdikleri kıyımlarda yok ediyorlar. Bazıları ise bu hukuksuz sözüm ona hukuk (!) düzeninin dişlileri arasında benliklerini yitirip, çarka uyuyor, düzenin birer dişlisi haline geliyorlar.

Sana bunları yazarken utanıyorum. Senden, kendimden, o güzel  insanlıktan.. Çünkü sen umutsuzluğu hiç sevmezdin. En zor anında bile yüreğindeki insan sevgisine, gelecek güzel günlere olan inancına tutunur, o gür ama yumuşak sesinle haykırmaya devam ederdin.

Bizler ne yapıyoruz peki, senden sonra bu ülkenin şairleri, haykırabiliyor muyuz?  Bu güzelim cumhuriyet tarihin tozlu sayfalarına karıştığında, birileri çıkıp, “Böylesi biz zamanda, neredeydi ülkenin şairleri, ne yazdılar, bütün bu olanlara uzaktan mı baktılar?” diye sorarsa, biz ne cevap vereceğiz? Edebiyatımızda şiirde ilk kez Türk sözcüğünü kullanan Mehmet Emin Yurdakul: “Bırak Beni Haykırayım” şiirinde“Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et,/Unutma ki, şairleri haykırmayan bir millet/ Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuklar gibidir.” dememiş miydi.. Bizler ne diyoruz peki? Utanıyorum Nazım!

Bizi değiştirdiler. Emperyalizmin ülkemizde yarım asırdan fazla bir zamandır sinsice uyguladığı yozlaştırma politikaları başarılı oldu. Giderek bir ulus olmaktan çıkıyor, tekrar ümmet toplumu haline geliyoruz. Adım adım yürüyor faşizm içimizde. Şiddeti içselleştiriyoruz gündelik hayatlarımızda. En yakınlarımıza, hâttâ kendimize bile düşmanca davranıyoruz.

Ah Nazım, neden burada değilsin şimdi? Ne çok ihtiyacımız var senin gür sesine.. Benim deniz fenerim, sana şimdi bir şey itiraf edeceğim. Hayatım boyunca ben iki adamı sevdim, özledim. Bu adamlardan biri sensin Nazım, diğeri de güzel Atatürk’üm. Benim çağımın insanları olsaydınız, görebilseydim sizleri, ne yapar ne eder yanınızda olmaya çalışırdım.

Sana söyleyecek daha o kadar çok şeyim var ki..Ne kadar yazsam, bitmeyecek, biliyorum. Tek dileğim var: Ölmeden önce hiç olmazsa senin mezarını görüp taşını okşayabilsem…Kimbilir, belki bir gün.

Senin kaybının 50. Yılıydı. 2003’te Senin adını taşıyan Nazım Hikmet Kültür Derneği’nde gerçekleştirdiğiz anma gününde biz, bir grup Kadıköy’lü şair bir araya gelip sana ortaklaşa bir armağan şiir yazdık. Sana şimdilik hoşça kal derken, bu şiiri gönderiyorum mezarına, yine utanarak ve söz vererek, hayatımın sonuna kadar, senin ülkün de olan inancımı hiç yitirmeden sesimin yettiğince haykırmaya..


Toprağını kucaklayarak, Canım Nazım..

İLKİZ KUCUR'DAN ATTİLÂ İLHAN'A MEKTUP



Attilâ Abi,               
                                                                                                      27.07.2015
Okuyamayacağınızı  bildiğim bu mektubu nasıl yazarım ki diye düşündüm. En iyisi sizinle sanki Divan Pastanesi’nde her zamanki masanızda karşılıklı oturmuşuz da uzun süredir görüşmediğimiz için siz bana neler yaptığımı soruyorsunuz. Ben size neler yaptığımı anlatırken masaya yeni konuklar geliyor. Sizinle söyleşi yapacak genç gazeteciler. Dergi çıkartan ya da çıkartma hevesindeki her yaştan edebiyatçılar. Sohbet başlıyor. Ben sizinle ilk karşılaşmamı anlatıyorum masadaki herkes çok gülüyor. Siz kendinize özgü gülüşünüzle gözlüğünüzün ardından gözlerinizi kısarak bu gülüşmeye katılıyorsunuz.

1979 yılının Mayıs sonu ya da Haziran başı. ODTÜ Edebiyat Kulübü üyeleri HürolTaşdelen, Ahmetİçduygu,Musa Saygı ve ben Tunalı Hilmi Caddesi’nde Bilgi Yayınevi’nin bir binanın zemin katındaki idari binasına gidiyoruz. Ben çok tedirginim. Elimden aldıkları bir defter sayfasına el yazısı ile yazılmış şiirimi sana gösterecekler. Ben ise bu kâğıdı göstermenin sana saygısızlık olacağına ikna etmeye çalışıyorumişi oyuna çevirdiler. Bir an fırsat bulup geri dönüp kaçmaya çalışıyorum. Kollarımdan tutup aralarına alıyorlar. Derken binanın önüne geliyoruz. Merdivenler ile aşağıya iniyoruz. Tam kapıyı çaldıkları anda ben tekrar kaçma girişiminde bulunuyorum. Arkamdanitiyorlar, kapıaçılıyor, ben yüzüstü yere kapaklanarak Bilgi Yayınevi’ne mükemmel bir giriş yapıyorum. Yerden kalktığımda toz içindeki dizlerimi ellerimle temizlemeye çalışırken gerçekten heyecandan bütün vücudum titriyor. Kulaklarıma kadar kızarmış bir yüz ile senin odana geçiyoruz.
Masadaki konuklar kahkahayı basıyor. Sen düştüğümü bilmediğini söylüyorsun belki. Belki benden niye bu kadar korktun ki çocuğum diyorsun. Ben de şimdi uzun yılların tanışıklığına karşın azalmayan bir saygı am güven Var. Siz o günlerde sadece şair olarak değil, TV de senaryosunu yazdığınız dizi ile de çok gündemdeydiniz diyorum.

Sonra masadaki gazeteciye dönüyorsunuz. Kartallar Yüksek Uçar her bölümü ile çok büyük ilgi odağı idi. Şimdi olsa raiting rekorları kırardı herhalde diyorsunuz. Sonra bana anlattığınız çekim anılarını aktarıyorsunuz.
Eee çocuğum o gün başka neler oldu dersiniz bir süre sonra sanırım. Ben devam ederim. Bu arada garson gelir hepimize ne yemek ya da içmek istediğimizi soracaksınızdır mutlaka. Üstelik o masada hiçbir zaman sizden başka kimse hesap ödeyemez.
Sonra odaya girdik diyorum, tokalaştık.Masanın etrafındaki koltuklara oturduk.Ben masanıza bitişik koltuktayım.Masanızın sağ önündeki koltukta oturuyorum.O yılların alışkanlığı ben de dâhil birkaç kişi sigara içiyoruz.Siz sigara içmediğiniz halde bize müdahale etmiyorsunuz.Odaya çaylar geliyor.Ben titreme krizindeyim. Ellerimle dizlerimi bastırıyorum.Çay bardağını tutmam imkânsız.Sigarayı bile içemiyorum ki. Sanki elektrik verilmiş gibi ne ellerime ne de dizlerime hâkimolamıyorum. Sigara birkaç kez parmaklarımın arasından düşüyor.
Şimdi Divan Pastanesi ‘nde ki masadakilerin hepsi bana bakıp gülüyor. Ben de gülüyorum. Âmâ diyorum az sonra verecekleri buruşmuş kâğıdı okuduğunda işiteceğim sözlerden hem korkuyorum hem de duyacağım her olumsuz eleştiriyi de aslında hak ettiğime inanıyorum.

Bu arada Bilgi Yayınevi’ndeki odanızın kapısı açılıyor. Genç bir kadın içeri giriyor. Sevinçle karşılıyorsunuz. Ayakta tam karşımdaki duvara sırtını dayıyor. Norveç’te akademik çalışma yaptığını anlıyorum. Bize dönüp ODTÜ lü olduğunu söylüyorsunuz. Bizimle tanıştırmadan önce onun adını unutmamamızı belirterek Buket Uzuner ile tanışıyoruz. İleride çok tanınan iyi bir öykücü ve romancı olacağını ekliyorsunuz. Buket Uzuner fazla kalmıyor. ODTÜ’lü bir başka romancı adayından söz ediyorsunuz. Henüz kitabı basılmamış ama siz ona Fransa dan okuması gereken  yazarları  önermişsiniz. RomainGary’ nin adını ilk kez o gün duydum. Tıpkı bize söz ettiğiniz henüz romanı basılmamış Mehmet Eroğlu ‘nun adını duyduğumuz gibi.

Sohbet uzadıkça ben de sakinleşmeye başlamıştım. Gençlere verdiğiniz öğütler sohbetlerin satır aralarında öylesine yumuşak ama etkileyici idi ki.Hiç yukarıdan bakan bir bakışınız yoktu.Siyasetten,günlük hayattan,kitaplardan akıp giden sohbettin arasında benim hain arkadaşlarım katlanmış o defter kâğıdını çıkarıp önünüze koydular. Benim işte o anda kulaklarım çınlıyordu. Kafamı önüme eğdim. Söyleyeceklerinizi dinlerken, tüm eleştirilerinize sessizce kafamı sallayacaktım. Okumanız uzun sürmese de bana saatlerce sürmüş gibi geldi. Kafanızı kaldırdınız, Hürol’ a döndünüz;AliPüsküllüoğlu’na gidin. Önümüzdeki sayıda “kanat alıştırmaları” bölümü’ ne bu şiiri de koyabilir. Artık başım dönüyordu. Kulaklarımda ki çınlamadan bu sözcükleri nasıl duyabildi ya da duydum mu bilemiyorum.

Şimdi bu anı size anlatıyor olsaydım kahkahayı koyuverirdiniz. Yanınızdaki arkadaşlar hocam hiç de öyle korkunç biri değilsiniz derlerdi. Ben de o dönemde ilk kez biüyük bir şairle tanıştığımı ve hiç aklımda yokken birden şiirimin yayınlanacağı haberi ile girdiğim şoku anlatırdım. Yanınızdan çıkıp, Türk Dil Kurumu’na gidişimizi, arkadaşların beni kutlamasını ve benim şaşkınlığımı anlatırdım. Sonra 1979 Temmuz’unda Yusufçuk 7.sayısında şiirim yayınlandı. Yıllar sonra şimdi eşim  olanHürol Taşdelen’in şiiri bile birlikte. Başka kimle vardı o sayıda benden başka kanat  alıştıran Yusuf Alper , FergunÖzelli, Hasan Varol, Güniz Baykam.
Sonra sizinle her sabah 10.00 gibi gittiğiniz Set Kafetar’ya da görüşmeye başladık. Orada sizinle görüşmek isteyenlerle görüşür, yaklaşık iki saat kadar oturur evinize dönerdiniz. Daha sonra Set Kafetarya yerine Kavaklıdere deki Tuna Pastanesi’nde konuklarını ağırladınız. Sağlık sorunlarınız nedeni ile İstanbul’a taşındığınız da bu kez sabah görüşmelerinizi  Divan Pastanesi’nde yapmaya başladınız.

Bu arada ben de üniversiteyi bitirdim ve İzmir’e döndüm. Siz İstanbul’da Sanat Olayı dergisinin yayın yönetmeni idiniz. Bir gün çalıştığım işyerine Sayın Hüseyin Yurttaş geldi. Sizin onu aradığını, benden üç dört şiir ve fotoğrafımı istediğini belirtti. Bir de telefon numarası verdi. Sevinçle aradım Ülkü Karaosmanoğlu ile konuşup ayrıntıları öğrendim gün hemen şiirleri seçtim. Kardeşim evimizdeki fotoğraf makinası ile bir film rulosu fotoğraf çekti Bastırdık içlerinden birkaç tanesini seçtik. Bir sonraki ay dergide ayın şairi idim. Nasıl mutlu olduğumu söylememe gerek var mı? Sonraki sayılarda da gerek soruşturmalarda gerekse şiirlerimi yayınlayarak bana hep destek oldunuz.

Aradan geçen yıllarda Sanat Olayı yayın hayatına son verdi. BizHürol ile evlendik. Evliliğimizin ilk günlerinde sizi telefon ile aradık. Telefonda evlilik haberimizi verdiğinde Hürol’a söylediklerinizi hiç unutmadık. Ne diyorsun çocuğum çok sevindim. Âmâ bak İlkiz şiiri bırakırsa sorumlusu seni bilirim. Yinebildiniz. Ben 1991 de birden bire şiiri bıraktım. Hürol sizin sözleriniz yüzünden benim yüzümden mi bıraktın? Suçluluk duygusu ile kendisini savundu. Yok inanın onun bir suçu yoktu. Öldüğünüz haberini aldığımız da nasıl üzüldüğümüzün tarifi yok. Cenaze töreninize katılmak için günü birliğine İstanbul’a gittim. Teşvikiyecamisine vardığım da musalla taşında yatan sizdiniz. Lütfü Kırdar da adınıza düzenlenen törene katılanlar henüz camiyeulaşmamıştı. Yanınızayaklaştım. Kulağınıza fısıldar gibi bana gösterdiğiniz destek ve yardımlarınız için teşekkür ettim. Başımıkaldırdım, Teşvikiye Camisine bakan camlarından liseli gençler sizi alkışlıyordu.Kalabalıkgideerekarttı.Cami avlusunda caddeye taştı. Belki bu kadar büyük bir kalabalığı siz bile tahmin edemezdiniz. Gençler, yaşlılar, kadınlar, erkekler toplumun her kesiminden insanlar sizi uğurlamaya gelmişti.Ne çok tanıdıkla hafif bir baş sallama ile selamlaştık. Kimsenin konuşacak gücüyoktu. Üzgündük. Edebiyatımızın yaşayan en büyük isimlerinden biri gidiyordu. Müjgânla ağlayan o kadar çok insan vardı ki.
Tamam çocuğum bu kadar açıklı anlatım yeter, derdiniz eğer Divan Pastanesi’nde oturuyor olsa idik.Sen şimdi ne yapıyorsun anlat bakalım?

Şiire döndüm.Hürol ve ben size karşı daha fazla mahcup olmadığımız için sevinçliyiz. İkinci kitabım yayınlandı.”Eflatun Gölgeli Kadınlar” adlı kitabıma sizin dizenizle giriş yaptım. ”sana ne yaptılar”
Attilâağbi, şimdi çok sevdiğiniz kardeşleriniz Cengiz ve Çolpan İlhan ve enişteniz Sadri Alışık ile birlikte olduğunuzu umarım. Buralar nasıl mı? Kötü. Gerçekten çok kötü.

Haa unutmadan Buket Uzuner ile sosyal medya üzerinden görüşüp sizinle ilgili anılarımızı paylaştık. Hürol sizden hep ustam diye söz eder. Adınızı iki t ve şapkalı a  ile yazma konusunda gereken özeni göstermeye çalıştım. Bu konudaki hassasiyetinizi unutmadım. Işığınız hiç eksilmesin. Yazdıklarınız, anlattıklarınız ve gösterdiğiniz özen için binlerce teşekkür.

Saygılarımla,

İlkiz KUCUR

CEMAL SÜREYA'DAN ELGİZ PAMİR'E MEKTUP





Elgiz Pamir'in Mektupa dair notu:


HİÇ YAZILMAMIŞ BİR MEKTUBUN HEP ANIMSANACAK PİŞMANLIĞIYLA…

                        50. Yıl Tahran Lisesi’nde felsefe öğretmeniydim o yıllarda… Söyleşmekten büyük tat aldığım aynı okuldaki edebiyat öğretmeni şair Mehmet Başaran’la ders aralarında öğretmenler odasında konuşurduk… Ders vermekte olduğumuz bir sınıftan söz ettiğimiz bir gün, ilgisi ve zekâsıyla dikkatimizi çeken Dicle Bakır’dan söz açıldığında Mehmet Başaran, “Biliyor musunuz? Dicle, Cemal Süreya’nın yeğenidir” demişti. Nâzım’ın etkisiyle şiirler yazmakta olduğum o yıllarda görüşünü almak istediğim bir yol göstericiye gerekseme duyuyordum. Bir gün ders çıkışı beni öğretmenler odasında bulmasını istemiştim Dicle’den. “Şiirlerimi, öğretmeni olduğumu söylemeksizin (örneğin arkadaşı olduğumu söyleyebilirdi) dayısına göstererek, görüşünü almasını ve bana bildirmesini söylemiştim. Bir süre sonra okula ilişikteki mektup geldi. Cumhuriyet gazetesinin gizlenerek okunduğu, karşıt görüşlü öğrenciler arasında silâhların patlatıldığı, sol görüşlü öğretmenler üzerinde baskının alabildiğine şiddetlendiği bir dönemdi. Buna tek başıma ilgilenmek zorunda olduğum evdeki iki yaşlı insanın (annem ve babam) sorumluluğu da eklendiğinde ne büyük bir baskı altında olduğum düşünülebilinir.

                    Cemal Süreya’nın istediği aboneliğimi sağlamış, ama  benden yazmamı istediği mektubu yazamamıştım. Yazamadığım o mektubun pişmanlığını yıllarca sakladım içimde… Ne ki yıllar sonra bir rastlantı sonucu karşılaştığımız Erenköy Divan’da kendimi tanıtacak, O’nunla dostluğum da böylece başlayacaktı…  

ŞİİRLER




''POETİKA'' - Fatin R.M

1. dünyada olmak dünya aracılığıyla varolmaktır.

2. dünya olmak bilinci dilin içinde kendini oluşturur.

3.  dilin sınırları içerisindedir.

4.  bu aynı zamanda dünyanın da sınırlarıdır.

5.  varoluşun sınırları dünyadır.

6.  dilin sınırları varoluştur.

7.  dünya dildir.

8.  dil varoluştur.

9.  dünya bütün evreni barındırır.

10. evreni dünya aracılığıyla biliriz.

11. bildiğimiz şeyler dilin kavramlarıdır.

12. bildiğimiz şeylerin sınırları kavramlardır.


       kavramlar
       dildir
       dil insandır
       insan hiçtir


13. insan kavramlar aracılığıyla dünyayı bildiği için hiçtir.

14. kavramların varoluşu yoktur.


      kavramlar
      dünyadır
      dünya hiçtir
      hiç tanrı dır


15. şiir hiçliğin bilgisinden kaynaklanır.

16. bu yüzden şiir dünya bilincidir.

17. şöyle ki.
      toprağın altında yaşayan solucanın
      kavramlarla ifade ettiğimiz bilgisi
      onun dünyaya ilişkin bilgisi değildir.
      bizim ona yakıştırdığımız olgulardır.
      onun bu olgulara ihtiyacı yoktur.
      o kavramlar olmadan da yaşar.
      o kendi hiçliğinin farkında olmadığı için
      çünkü kavramlara ihtiyacı olmadığı için
      biz ona solucan deriz.

      hiçlik bilincinin yeri yürektir.
      insan yüreği aracılığıyla solucanla kardeşleşir.
      şiirin tadına varır.

      hiçlik duyumu bir duygu durumudur.
      akıl bunu kavrayamaz.

      duygu durumları her ne kadar
      dilin araçlarıyla ifade edilmeye
      yatkın hale getirilseler de.
      dünyanın kavramlaştırılamazlığından
      dolayı.
      hep eksik ve
      yanlış.
      ifade edilirler


MEKTUP - MEHMET SADIK KIRIMLI

ah, sevgilim
ayrılığın kaleminden sızan mürekkeple
yazdığım mektup sığmadı A dörde
uzak kent’e gittiğimde içindeki öksüzü
paylaş geceyle

bırakmadığın düşünceni yolla bana
gecenin içinden geç sokul ona
varsın yorulsun cama, sözün buğusu
gerisi kış uykusu sevgilim, kış uykusu

gülerek bazen arada somurtarak sen
bende çocukluğunu büyütüyorsun

ağzından çıkan sözcüklerin de
etekleri kısaldı, unutuyorsun geceyle
gündüzün buluştuğunu, yaz bitti sevgilim
yaz bitti
sakın gidip yağmuru dudağından öpme

unutulmanın eşiğinde bırakma beni n’olusun
her şey kendi içine saklanır sonra
daracık yolda yürüme, yoksa kaybolursun
ayağına taş batar, acısı belki sonradan
yapışır yakana

bırak bildiğini yapsın zaman, kalbe
çarpan her söz mutlaka varır sahibine

hüzünle yatıp sevinçle ayağa kalk
balkona oturup uzaklara bak çok uzaklara
sayfaları dikkatle okunacak kitaptır aşk
başka yöne bakarsan gözlerin ihaneti yorar seni
uzak ülke gibi kalırsın dışarda

hadi beni bırakıp gittin diyelim
mektup okuma kalır sonra senden bana
suskun dudaklarından öperim




OLAĞAN ŞEYLER - HASAN ILDIZ

Hayatta hiç bir şey hayrete düşürmüyor seni.
Bir denizin ağladığını görüyorsun sabaha kadar
Bir dağın eşkıya kesildiğini dünyaya karşı....

Bir dünya ki üzerinde acını tükürecek yerin yok
Bir şehir ölüler kusuyor başka bir şehre durmadan.
Durmadan ateşler yanıyor yeryüzünde
Bir yenisi başlıyor daha diğeri soğumadan.

Sevdiğin, bir hayvanı öpüyor
Ve pırıl pırıl akıyor bir güneşin altında kanı.
İnsanlar kahhar adınla sevişiyorlar
ve kahrediyorlar yaşamdan yana saf tutanı.

Oysa çıplaktı son gördüğün savaşta herkes
Kopmuş bir kolun mayhoş tadıyla ağlıyordu çocuklar
Kimse merak etmiyordu öyle
Ağzından sonra girilecek şehri.

Atılan her füze bir yüreğe kilitliyor kendini
Ve bütün mavisini gökyüzünün
Toplayıp gömüyor ötelerde birileri
Bir tabak pilav gibi
kösülüp indiğini görüyorsun dağların
Ve denizlerin alnından boncuk boncuk terlediğini.

Diyorlar ki doğum vaktidir toprağın
Artık kıyam vaktidir ölmüşlerin ve öleceklerin.
Olup biten hiç bir şey hayrete düşürmüyor seni
Sadece izlemekle yetiniyorsun
Türünü yadırgayan bir kuş gibi çevreni.




                        DİL, ÇOCUK VE ISLIK - AZİZ KEMAL HIZIROĞLU

kanadı kırık şapkası yandan-çarklı harflerle
zor ulaşır topal karınca dizgeye
rastlantısal olanla avutur kendini
yavru karınca...söz !
büyüyünce ben topal kalmıycam   

ağzında sürekli üreme ağıdıyla
zor biçimlenir ağustos böceğinde türkü
safrasını sürükleyen bekleyene döker
benzetme edatlarında...şiir !
yazılınca ben de okulu bırakıcam

evlâdın vurulurken bıraktığı çığlıkta
zor iyileşir annenin mor sessizliği
acı yetkinliği uzun ah’a iz ararken
kıvam bulur...sözlük !
yeniden üretmek için yapısını bozucam

global inceliklerle süslü şırfıntı dilim
zor ulanır kökten namuslu gövdesine
gri sütle büyüyen meyveden
nektar karası...öykü !
sürgündeki kalemleri defterime çağrıcam

öğretmenim bana güzel konuşmayı öğret n’olur
yazıyı uyandırmayı göster
yoksa geceleri yırtana dek ıslık çalıcam




BARINAK - ERKAN KARAKİRAZ 

etin acısında
katar katar
tekrarlar
ve kafiyeler
ve
yalınca var hissettiren küçücük ezgiler
yeni bir eksiklik olmalı
kapıyı aratan pencereyi sorgulatan

uzun bir metindir
çıplak ayaklarına geçirip
yürüyüşler devirdiğin

bir eylül beğendim sana
içinde
yarılmış topuklarını esirgeyip koruyan
bir barınak çattım
yeşilin acı çok acı
ve
tekrarlar
ve kafiyeler
ve
korkusuzca saldırtan sebze yürekleri
diri bir kalp ezdim

şimdi aydım!
ev değil ev değil yuva hiç değil
bir sokak
içinde kendimi buluverdiğim
zarifçe caddeye dönüşen vuza

ve kalabalıksın zalimce kalabalık
güney eteklerine sürüyorken yüzümü nif dağı’nın
meles’te yunuyorum karaağaç çürüyüşlerimi
çukurdan göğe
tekrarlar
ve kafiyeler
ve





















BİR KÖPEK, BİR AT , BİR KADIN - AZİZ KÜÇÜK

1
bir köpek
uluyor aya karşı
gecede sarhoş sevinci

2
bir at,
rüzgarlı düşler büyütüyor
ovanın sonsuzluğunda
yelesinde çayır türküsü

3
bir kadın,
balkonunda gecenin kardeşliğine
sürmesini eklemiş
gözlerine gergefliyor yıldızları
can sıkıntısı ellerine düğümlü

















TATLI AĞU - HÜSEYİN KORKMAZ

Taş döşek--
serilen çardak, gölgesinde ulu orta
sesinin astarından diktirdiğim entarin
uyanınca tam olmuş, sevdana giyinmişsin.


Sensizliği çağıran bu gün
gök çekmiş bulutu üstüne doğamamakta güneş
serçenin biri gülüşüme yem atar
sığ güneşin balkonunda yüzüme bakarak
paha biçilmez yaraya sökülürüm bilirsin.

Dil pazarında sözün çalışkan işçisiyim
soyundum benliğimden mor delisiyim!

Ovuştur gözlerimi gözlerinle tutarak
aradığım göz rengi tuzunda saklı
öyküsü yaşlanmış tek mavi - sonsuz masalım!

Kayıp dinini buldum İambos dilinden
Su Dağında mağaraya çekilmiş
altın dişli çigana buyruk indirilen bir sure :
‘sen suresi: turnanın ötüşünde duyulan
gökyüzü sefili acı ağular içersin
ölümü çekip elimden su vermelisin çölüne.’

Tuzunun yarama değdiği yerdeyim
sözümüz de kalmadı kuşluk vaktine
çatısındaki duman aşk katedralinin
bu yıl ömür biçildi tanrıya anlaşılan
aşk ömürsüz, su kabarık, tufan kendini taşa çaldı
keşişin sustuğu kader dehlizindeyim senin.

Ateşten soruldu gül,
gülün dikenini yaktığını gördü diğer güllerim;
kuşlar gibi serinledi dünyası gözlerimin
karşımda durunca berrak bir nehir senin gibi!

                                                                                    
















TANCI - İLHAN KEMAL



kalmayalım yolun gecesinde, tekin değil ibrahim
bakmamıza çığ düşer kapanıveririz bakarsın
belki ömre pusulardır gitmek! nereden bilelim
tütünümüz tükenmiş, şarabımız dökülmüştür belki
ürkü bir huysuz attır böyle vakitlerde, bilelim

ümit dedikleri zifirden hırkamızdır ibrahim
gideriz. kuytularda kuş ulur pars öter kurt uçar, dişini
düşümüze kamaşır çağanoz çalı dibinde
pusatımız aşk olmalı zor yollardan geçerken
sonra omuzlarımızda aydınlık, tan, büyülü bir yük!..

bu dediklerimi unut ama şunu unutma ibrahim:
kurttan parstan katiyen zarar gelmez insana
içimize paslı aynalar tutan da biz, canı ayna kıran da
ayıları bile daha bir sevebiliriz mesela, gülme ibrahim
yaz bir kenara bunu, tanıdıkça insanları yüzün söner

ne yoldan kork ne de şu kervan göçmez dağlardan
inan buna insandır vahşi kurt, aşılamaz dağ
dağı dağa tokuşturabiliriz ama, kalpler için
bir şey diyemeyeceğim ibrahim, kendin gör yolda
mataranda çöl, çıkınında kum, alıştır kendini buna
belki de yalnızlığı yürümek düşer paya, ama
yaşamak rüzgar sağanağında kalmak değil, direnelim!

ibrahim, taşta gül biter insanda ot bitmez bazan.