Genel Yayın Yönetmeni : MAKSUT KOTO Editör : ENSAR SARGIN

SORUŞTURMA KONUSU - (Şükrü Erbaş, Veysel Çolak, Ensar Sargın / Zeynep Değirmenci, Mehmet Rayman, Müslüm Çizmeci, Hüseyin Korkmaz, Gazanfer Eryüksel, Sina Akyol, Sezen Çiğdem, Sennur Sezer)


''Acının yoklamasını alın ve gidin. Sadece, insan insana şiiri giydirmeli.'' ŞİİR DALI E-DERGİ



TANRI ŞİİR YAZAR MI?




TANRININ ŞİİRİ: İNSAN

 Şükrü Erbaş



Tanrı şiir yazmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklerde rayiha olmazdı. Serçeler, güneşten önce sabahı getirmezdi. Ağaçlar şarkı söylemezdi. O görkemli dağ dorukları, gözlerimizden can evimize yol bulamazdı. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmaklarda mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Gönül, gökyüzüne değmezdi. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. Hayvanların gözleri, insanı insan eden bir merhamet duygusuyla canımıza işlemezdi. Çocuklar soru sormazdı. Müzik olmazdı. Keder olmazdı. Yalnızlık duygusunu bilmezdi insan. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kurmazdı. Ateş yakmaz, su boğmazdı. "Cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir" demezdi Van Gogh. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar vermezdi. Kimse varlığının değerini bilmezdi. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa bu kadar güzel şiirler söylemezdi. Hazla hüzün arasında salkım salkım çiçek açmazdı dünya.

Tanrı şiir yazmasaydı, aldığı soluk bile ağırlık verirdi insana. Bulutlar yağmur olup yeryüzüne inmezdi. İlk insan mağara duvarına o resmi çizmezdi. Sonsuzluk, küçücük hayatlarımıza sığmazdı. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yakamazdı insan. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Hayal olmazdı, hatıra olmazdı. Irmaklar denizleri bulamazdı. Çayırlar yeşermezdi, sararmazdı. Ne diyordu Herman Melville: "Tanrının, dalkavukluk nedir bilmeyen büyük şairi doğadır."

Tanrı tabii ki şiir yazar. Doğanın kalemiyle doğanın kâğıdına bizi yazar Tanrı.






DİN, BİLİM, FELSEFE VE ŞİİR

Veysel Çolak


Din, tarih boyunca hep bilim ve felsefeyle karsı karşıya geldi. Bilim ve felsefe alanındaki atılımlar din adamlarınca hiç hoş karşılanmadı. Şiiri kendi yedeklerine alabilmek için de materyalizmin ve bilimin; şiirin, güzelliğin ve imgelemin sınırlarını daraltma savını ileri sürdürler. Bunda başarılı da oldular aslında.

Şimdi belli başlı tarihsel olgulara bakılabilir: Olympe'in tanrıları tarafından Promete’nin ateşi çalıp insanlara götürmesi yüzünden kayalara bağlandığını anımsamak gerekiyor. Bu mitolojik öyküde, insan zekâsının aydınlanmasından korkanların baskıcı düzeni anlatılmaktadır aslında. Öte yandan İslam mitolojisinde Âdem'in eylemi; haram edilmiş bir meyveyi (elmayı) yemek değil, bilim ağacının meyvasından tatma isteğidir. Sokrates’i öldürenler, ona baldıran zehri içirenler; puta tapanlardır. Galile'yi mahkûm eden Katolik kilisesiydi. Campanella, bu kilisenin acımasız işkenceleriyle yüz yüze gelmişti. Bu kilise tarafından yakılanlar olmuştu. Engizisyonum milyonlarca insanı yaktığı, zindanlarda ölüme terk ettiği bilinen gerçeklerdir. Spinoza’nın Yahudi din adamlarınca taşlandığı da öyle... Çünkü dine rağmen hiçbir şey özgürce yorumlanamazdır. Yakın geçmişte Darwin ve yandaşları Amerika'da Protestan kilisesi savunucuları tarafından mahkemeye verilmiş ve mahkûm edilmişlerdir.

İnsan aklından korkan din, bilimin buldukları karşısında etkisini yitireceğini gündeme getirmiştir hep. Bilimsel kavrayışın dine karşı olduğu ve inançsızlığı beslediği düşünülegelmiştir. Bu da bir çatışma olarak, günümüze kadar sürüp gelmiş. Bu tarihsel süreçler yaşanırken sanat, özellikle şiir; amaçlı olarak bilimle karşı karşıya getirilmek istenmiş ve dinlerin yaygınlaşması için kullanılmaya çalışılmıştır. Oysa şiirlerin içerdiği imgelem, şairlerin düş gücü bilimi besleyen; olmazsa olmaz kaynaklarından biridir. Bu konuda metalbilimci Cyril Stanley Smit; kendi alnında tarihi araştırmalar yaparken metaller ve onların özellikleri konusunda ilk bilgileri sanat müzelerinde bulduklarım belirtiyor. Bu bağlamda söyledikleri oldukça önemli: "Yavaş yavaş bu durumun bir rastlantı olmadığını, doğal bulgulama yolunun bir sonucu olduğunu anlamaya başladım: çünkü buluşlar, genellikle, estetik olarak yönlendirilmiş meraktan kaynaklanıyordu. Pratik amaçların sonucu olmaları pek enderdir.''(1) Bilimsel buluşların "estetik olarak yönlendirilmiş meraktan" yola çıkılarak gerçekleştirilmesinin altını çizmek gerekiyor. Bir düşünün. Arkeolojik kazılarda bulunan hiçbir makine yoktur. Kâseler, vazolar, heykeller takılar vardır sadece. Sanat değeri olan nesnelerdir bunlar.

Cyril Stanley Smit'in tavrı, bilimi sanata karşı göstermeye çalışanlara yöneliktir, K.C. Cole'un sanatçıyla bilim adamını buluşturan sözleri ise şöyle: "... ortak yan, boş bir kâğıda bakan sanatçılar ve fizikçilerin aynı sevinçli beklentiyi duy­malarıdır. " Bunları yanı sıra bilime öncelik veren bilim adamları da var elbette. Richard Feynna şunları söylüyor: “Şairler, bilimin yalnız gaz atomlarından yapılmış kürelerle yıldızların güzelliğini alıp götürdüğünü söylerler. Oysa hiçbir şey ‘yalın' değildir. Ben de bulutsuz bir gecede yıldızları göre­bilir ve onları duyumsayabilirim. Ama onları tam görebilir miyim? Gökyüzünün genişliği, hayal gücümü zorlar; bu derinliğe dalan gözlerim bir milyon yıl öncesinin ışığını bile algılayabilir… Daha da şaşırtıcı olan, bu algılamanın, geçmişi düşleyen sanatçınınkinden daha gerçek olmasıdır. Şairler neden gerçek olandan söz etmiyorlar?Jüpiteri bir insana benzetenler mi, yoksa onun metan ve amonyaktan oluşmuş topaç gibi dönen dev bir küre olduğunu söyleyenler mi şair”(2)

Bu görüşe bakarak bilimin doğayı güzelliklerinden soyduğunu söyleyenler çıkabilir. Şairin duygusal, şiirin coşkulandırıcı; bilimin mantığa dayalı ve anlamaya çalışmak olduğu öne sürülebilir. Ne olursa olsun şiir de bilim de aynı ortamdan yararlanırlar, kaynaklanırlar. Einstein 'düşüncelerin estetik yanları vardır." diyor. Henri Poincare; estetik, anlatımın doğruluğu için 'ince bir elektir' görüşünde. Sanatçıların bireysel özellikleri de önemli, Einstein, keman çalıyor. Leonardo da Vincinin bilimsel buluşları var. Niels Bohr, kübizm tutkunu. Benzer yüzlerce örnek daha...

Bilimi akılcı bir süreç ve anlatılabilir bulmak ve buna karşılık sanatı, şiiri bütün bütüne sezgiye yaslayarak bunun anlatılmaz olduğunu ileri sürerek; bilim ve şiirin ayrılması gerektiğini kabullenmek olanaksızdır. Buna karşılık sanatı, şiiri estetik amaçlı bir işçilik olarak görebiliriz. Bilimi ise doğa felsefesine indirebiliriz. Böyle de bir ayrım koyabiliriz ikisi için. Ama bu iki tanımlama da çok sınırlı kalır, yetmez. Çünkü bilimin; sanattan, şiirden alacağı çok sey vardır. Tabii bunun tersi de doğru.

Günümüzde bilimsel buluşların sanatçıların, şairlerin düşlediklerinin çok ötesine geçmiş olması; sanata, şiire bir engel değil. İnsanı hayrete düşüren, heyecanlandıran, şaşırtan... buluşların, şairin imgelemini körelteceği yerde besleyeceği kanısındayım. Bilimsel buluşlar, şiirin kanadının kırılması olmaz hiçbir zaman. Olsa olsa daha büyük kanatlar edinmesi gerektiğini gündeme getirir. Evrenin gizleri tek tek açığa çıkartılırken; insanın yeni konumuna eğilir şiir. İnsana döner, insanlaşır ve onun yanında yer alır. Nesnel karşılığını bulmuş olur. Gerçek olur. Belki dünyanın uydusu ay; aydede olmaktan çıkar ama bu da şiirin büyük bir kaybı olmaz. Dün, sevgilisinin sesini duymayı düşlüyordu şair. Telefondan sonra başka bir şeyin peşine düşmek zorunda kaldı. Özlemleri karşılamak için göz korkutan, aylarca sürecek yolculuklar; dakikalara indirildi. Şiirleri dolduran ince hastalıkların birçoğu aşıldı. Bütün bunların şairin önünde engel olduğunu kimse söyleyemez ama ufuk açıcı ve sıçratıcı oldukları kesin.

Çok yalın biçimde "Bilgi, bilgelik sevgisi" olarak tanımlayabileceğimiz felsefe; hep bilimin yanında olmuş. Doğaya ve yaşama ilişkin ne varsa tümüne yönelik soruları dinin ve söylencelerin karşılamasına izin vermediğinden, dinle karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda düşüncenin eleştirel işleyişi ve gözlemin önemsenmesi felsefenin kurumlaşmasını sağlamıştır. Bu nedenle, içeriği nedeniyle felsefe, bilim ve şiir (sanat) buluşması, bütünleşmesi sağlanmıştır. Din de tam karşıda bir yerde konumlanmıştır. Bugün idealist felsefenin varlığı, tartışılıyor olması; bu gerçeği değiştiremez.
Görünen o ki, günümüzde şiirin dine değil bilime ve felsefeye gereksinmesi var. Gelişmesi buna bağlıdır. Çünkü insanı ve geleceği belirleyen bilim ve felsefedir.

Notlar:

(1) Bilim ve Estetik. K.C.Cole, Bilim ve Teknik, Aylık Popüler Dergi, Cilt:19, Sayı 223, syf: 22-23
(2) A.g.e.d. Syf, 22-23






TANRI ŞİİR YAZAR MI? YA DA NÜMERİK POETİKA 

(Ensar Sargın / Zeynep Değirmenci)


Shakespeare, ölmeden önce ya da öldükten sonra Tanrı’nın karşısına geçiyor ve şöyle diyor;
“Ben ki boş yere onca farklı kişi oldum, tek bir kişi olmak istiyorum, kendim”.
Tanrı gürleyerek şöyle yanıtlıyor;
“Ben de ben değilim sevgili Shakespeare. Ben de Dünyayı senin yapıtını hayal ettiğim gibi hayal ettim. düşlerimde seni de biçimlendirdim ve sen de tıpkı benim gibi bir çok kişisin ve hiç kimsesin”.
                                                                                                                                            (J. L. Borges)


S: Tanrı şiir yazar mı?

D: Hayyam’ın tanrısı kesin yazıyordu da, Newton’unki sanırım sayıları daha çok seviyordu. Ama benim tanrımdan eminim. O hiç şiir yazmaz.

S: Rubailerin kalbine düşebilen, sıfırı icat edebilen bir Tanrı sizin kelimelerinizde saklanmayı beceremedi mi?

D: O’nun şiirin içine fırlatılmış kelimelere ihtiyacı yoktur ya da şiirden ona sıçrayan alevlerden yanacak bir kalbi.

S: Sözleriniz, poetik kaçışlar kadar, yumuşak bulut üflemelerini boşlukta karşılamak kadar solgun ve meydansız düşler değil midir?

D: Şiirin noktası konunca ortada ne düş kalır ne aşk ne tanrı… sadece şiir… tanrının var ettiği tanrıyı yok eden şiir

S: O halde şiir; tanrının düşler penceresinde şaire ulaşma halidir.

D: Tanrı’nın, şairin alnına dokunmasıdır...




 TANRI SÖYLEMİ

 Mehmet Rayman


Her gün izliyor beni. Kanatlarımın olmadığını bildiği halde.Uçmamı istiyor.Gökyüzünden haberi yok gibi.Kocaman çınarların uğultusuna yoruyor beni.bozkırım yaralı bir tavşan.Güvercin nazıyla geçtim yine yanından.Kapımı penceremi açtım deli esen yellere.Akşam oldu.Kentlerin kalabalığından sakındım.Yalnızlığın kovanı bir polen arı.Çavan güneşe bağladım kışlarımı.Asma yaprağından sonra seyrettim bağları.Kar suyu birikmiş kütüğün dibinde.Tanrı şiire başladığı günden beri kağıt kalem almıyor eline.Oysa şiiri tanrıdan aldık getirdik bu günlere.Gözümün içinde dönüyor dünya.Yaz geldi geçti. Güz günlerine kaldı topuğun çillenmesi.

Tanrı şiir yazar.Yedi iklimin yağmuru akar bir denize.Yükselen bulutların damlacıklarına tutkun tozum.Kundakta yakalar beni pişkin yara.Kesilmiş dalın yarasına sürdüm derenin çamurunu.Ufkuna düşürdüm aynalı sazanı.Melekleri topladım başıma.Önce babamdan başladın sonra şaşırtma.Kamburum kimin çukurunu doldurmaya yeter ki.Gün boyu kazma kürek çalışsam.Yine başımın üstünde tutarım  kırlangıcın yuvasını.Yorgunluğumu verdim yere.Çekirdeğin aklına girdim bekledim baharı.Senin sınırın yoktur yukardan bakınca.Üzüm salkımı bir evimiz vardı.Ondan böyle bulutlanır gönlümün karası.

Şafak sökümü gözümün önü.Sabah serinliğinde dinledim sığırcık sürüsünü.Harmanım döküntü.Paydaşım olsun onca karınca.Yükümü kendim taşırım.Kendimden başka kimse bilmez ağrımı sızımı.Eğrilmek için çıktım yola.İçimdeki çocuğun ağırlığı tam on okka.Dibine çökmüş ağırlığım.Tanrım senden aldığımı koydum masanın üstüne.Zamansız olmaktan yanayım bundan sonra.Kederimden ötesi kime ne.Kanatlarından attığın günden beri gelemdim kendime.




TANRI ŞİİR YAZAR MI?









Yazarsa; şiir, tanrıyı yazar. 

Öyle bir yazar ki; elleriyle, elinde bembeyaz bir kalem; yüzüyle, yüzünde kıpkırmızı utanç;
sırtında gök, göğünde intihar martıları; alevden bir göğüs; sonsuz dalgalı saçları, sudan…
Görüverirsin tanrıyı karşında!

Sonra bi’ bakmışsın tanrı şiir
bağdaş kurmuş, ışığı gelgitli bi’ sokak lambasının
gölgesiyle ritim
dibinde bir varil, varilin içi şeytan,
sanırım biraz ısınmaya çalışıyor

Aç; ne isterse yiyebilir misal yarım ekmek tavuk.
ya da midye tava, danakalamar
Çıplak; oysa yeni bir elbise yaratabilir, özgür
ama Ahde yazık; en ince ayrıntısına kadar tüm
desenlerini önceden biliyor
tutsak

Sessizdir; ölümlü bi’ filarmoni orkestrası,
arka sokakta çığlık çığlığa çıkmazda bi’ panayır.
Yalnızdır, sırf bu yüzden elini şaplatsa dünya
İnsanlık yahut dinozorlar âlemi, üç beş melek
Çocuktur ama ağlamaz ama gülmez
sade sever.
Kirlidir; temizlik, kirden gelir.

-Yazarsa; şiir, tanrıyı yazar ve ancak şiir isterse; tanrı şiir yazar!-

Gözünün bebeğine öyle, üşümüş, donuk bakışlarla
saplanır ve o anda dizelenmeye
 başlamıştır
hayat.

Sonra bi’ bakmışsın tanrı şiir yazıyor





…VE TANRI ŞİİRİNİ YAZDI!
Hüseyin Korkmaz



Tanrı’nın en yüce şiiridir dünya! Bu yüzden evet, “ Tanrı şiirini kusursuz yazdı.” diyebilirim. Bu inanca hâkim birey, dünyaya bakarak estetik doğal dili doğadan sezinledi. Sezdiğini duyabilen kişiler -yani şiir aktarıcıları, şiir duyucuları da- Tanrı’nın yazdığı şiiri (dünyayı) okuyup, duyup insana çeşitli biçimlerde sundu. 


Sezgisine güvenerek doğadan dinlediği sesleri düzenleyen kişiler, hassas olduğu ve duymayı istediği ses neyse onu duyduğu için farklı algılar edindi. Bunu algıda seçicilik yöntemiyle açıklamaya çalıştığını da söyleyebiliriz. Bu nedenle farklı biçimleri, ritimleri, biçemleri, biçimleri, söz sanatları vs… kullanarak bize çeşitli anlam kesitleri aktardı ve aktarmaya devam etti. Bu yansıma algıları aslında duygu- zihin ikilemi açısından gayet zor bir uğraşı, bir yaşamı şiir duyucusuna önerdiğini de düşünürüm. İç-ses böyle yorumlanabilir ki; o içses Tanrı’nın yazdığı şiirin içinde duyuldu. Bu gizi bilinir kılmaya uğraşmak; keşfe çıkmak insana insan için en büyük iyilikti, kuşkusuz!



Tanrı’nın şiiri (dünyası) kutsanması gerekiyordu ve yırtıcı insandan dünyayı korumanın en etkili yolu bu sanırım: Onu kutsamak. Okuduğu bu yüce şiiri insanlığa aktaran kişinin en ufak bir mesajı bile aksatmadan aktarabilmesi bu açıdan çok önemlidir. Tanrı’nın dünyası (şiiri) bu mesajları bize iletilebilmesi için doğa kirletilmemeli, öldürülmemeli, doğanın o saf sesi yapay seslerle örtülmemeli, diyorum. Yaşamın sürdürülebilmesi için bize yazılan bu yüce şiiri, iletiyi, doğru duyabilme alanına yönelik tespitler; ona ilişkin fikirleri, sözsel yapılandırmaları yaratıcının yarattığı doğadan alırız. Doğa, Tanrı’nın zengin imgesidir belki de. Doğanın içindeki rüzgâr, su, yaprak hışırtıları, hayvan, iklim, insan vs… benzeri ses ve yansımalar aracılığıyla bu yüce şiirin önemi de vurgulanmaktadır böylece, bana göre.


Tanrı’nın kusursuz şiiri saydığım dünyayı ve dünyanın içinde var olan yaşamın tüm seslerini, yansımalarını sezip, algılayıp, duyup; en gerçekçi ve saf biçimiyle aktarabilmemiz dileğiyle. Şiir ve Tanrı sizinle olsun!




TANRI ŞİİR YAZAR MI?

Gazanfer Eryüksel



“Çözümü çerçevenin dışında aramak lazım…” derler ya, bu kez soru çerçevenin dışında… Bir diğer deyişle ezber bozan bir soru…

Cemal Süreya, her şairin ömür boyunca bir şiir yazdığını söyler. Tanrı’nın bitmeyen şiiri ise doğadır. Şiir, devrim örtüşmesi ve kesintisizlik…

Tanrı’nın çok renkliliği ve çok sesliliği sevdiğini doğanın şiirselliğine bakıp da görememek…

Bu cümleye nokta koymak doğaya ve şiire aykırı…

Renk ve seslerdeki varsıllık…

Her kar tanesinin apayrı bir deseninin olması…

en kuvvetinde kar ve yağmur tanesinin birbirlerine değmeden yeryüzüne süzülmeleri…

Yağmuru yukarı doğru yeniden yağdıran da doğa ve/veya Tanrı’dır. Şiir olup, şiirle kalmak… Olmak ya da olamamanın yaman seçimi…




Sina Akyol




Mesela: Yunus Emre, Ahmet Haşim, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan; mesela onlar...
Onların yapıp ettiklerine bakacak olursak,
sorunuzu,
"E olmuş zaten, yazılmış zaten!" diyerek,
"Evet" cümlesiyle yanıtlamam gerekecek.






TANRIYI ŞİİR YAZAR VE İNSAN

Sezen Çiğdem









Sennur Sezer




Tanrıya inanıyorsanız, çevrenizdeki otu, böceği, çocuğu bir şiir gibi görüyorsanız, evet tanrı şiir yazar. Siz de bu şiiri korumanızı ister.

Tanrıya inanmıyorsanız, çevrenizdeki güzelliklerin yaradılışa değil bir başka türlü ortaya çıktığına inanıyorsanız;  yine bu güzellikleri korumalısınız, şiirini de siz yazmalısınız. Sözün kısası bugünkü insan gibi döke saça sömürmeyin dünyayı.